ibrahim beyazoğlu

Fotoğrafım
Famagusta, Cyprus
Kazandığı araştırma bursuyla , 2013 ve 2014 yıllarında Leeds Üniversitesi Tarih Bölümü'nde postkolonyal tarih konulu doktora araştırmaları gerçekleştirdikten sonra  adaya döndü. Doğu Akdeniz Üniversitesi İletişim Fakültesi'nde doktor unvanı ile çalışmalarına devam ediyor. 2007- 2011 yılları arasında adada Türkçe ve İngilizce gazetecilik yaptı. KIBRIS gazetesi ve Cyprus Today gibi kurumlarda akredite gazeteci olarak çalıştı. Ayrıca muhtelif gazetelerde kısa süreli serbest ve edebi gazetecilik deneyimine de sahiptir. Cynthia Cockburn, Alberto Manguel, Tariq Ali, Thanos Veremis, Rebecca Bryant, Yiannis Papadakis, Hugh Pope, Susan Dente-Ross, Tanıl Bora, Prakash Kona ve Alecos Christakis ve Vatikan Maslahatgüzarı Umberto Barato, Osman Akınhay, Ömer Laçiner gibi isimlerle söyleşiler gerçekleştirdi.

18 Haziran 2021 Cuma

Simon Critchley ile Futbol Üzerine Söyleşi: “EURO 2020, Liverpool ve İngiltere”

“EURO 2020, Liverpool ve İngiltere”
Simon Critchley ile Futbol Üzerine Söyleşi
İbrahim Beyazoğlu (Söyleşi)
11 Haziran 2021 Cuma

#antonionegri, #euro2020, #futbol, #galatasaray, #ingiltere, #jacquesderrida, #liverpool


Galatasaray taraftarları efsanevi oyuncuları Cevat Prekazi'ye çok büyük saygı duyuyorlar. Prekazi denince akla hemen 1989’da Monaco'ya attığı gol geliyor. O gol sayesinde Galatasaray Şampiyon Kulüpler Kupası’nda (günümüz Şampiyonlar Ligi muadili) yarı finale çıktı. Monaco’ya bu golü atan Yugoslav topçu Prekazi'nin “Topun canı vardır, isterse girer kaleye" minvalinde, futbolseverlerce, iyi bilinen bir deyişi var. Mesela bu coğrafyada oynan maçların hemen ardından umduğunu bulamamış bir oyuncu veya teknik direktör basın mensuplarına “top bizi sevmedi” gibi beylik laflar sarf edebiliyor. Tüm bunlar, Futbol Düşünürken Aslında Ne Düşünürüz?[i] adlı kitabınızın “Top Olmak Nasıl Bir Şey?” başlıklı bölümüyle ilişkilendirilebilir mi? Çünkü siz orada “Her şey canlı gibi. Top bile canlı sanki. Kendine can veriyor, bir aklı ve farkındalığı var âdeta. Öznel içerimlerle dolu bir nesnemsi, canlı ile cansız arasında salınıyor” diyorsunuz.

[Youtube’da Prekazi’nin golünü izledikten sonra]. Evet, dikkate şayan bir gol ve bu golde topun kendine ait bir yaşamı varmış gibi görünüyor. Yani, söylediklerine katılıyorum. Benim bu kitaptaki amacım, futbol temaşa edilirken animistik bir evrene, her şeyin insanlar kadar canlı olduğu bir dünyaya dahil olduğumuza işaret etmek. Tüm bu olup bitende arkaik ve dinî bir şey var. Ben futbolu bir spordan çok adanmışlık, dinî bir uygulama telakki ediyorum. Ve sen de, gayri ihtiyari, Galatasaray'a tapıyorsun.

Kitapta, belirli aralıklarla değişen-dönüşen sınır durumları ve eşik momentlerine dikkat çekiyorsunu. Bilhassa “her şeyin askıya aldındığı bir şimdi” ifadeniz son derece çarpıcı ve nefes kesici. “Her şeyin askıya aldındığı bir şimdi” kavramı ve Derridavari düşünce arasında bir bağ var mı? Mesela, yapısökümcü momentler, uzam-zamansallığın oyuncul mevcudiyeti veya différance ile bir ilişki kurabilir miyiz?

Sanmıyorum. Kesinlikle aklımda öyle bir yaklaşım yoktu.  Ama Derrida'yı çok iyi tanıyordum ve onunla futbol bile konuşmuşluğumuz var. Sanırım Fransa'nın 1998 Dünya Kupası’nı kazandığı dönemdi. Hemşehrisi Zidane'ın dünya tarihine mal olmuş bir kişilik olduğunu ona açıklamaya çalıştım. Derrida Cezayir'de kalecilik yapmıştı. Gelgelelim artık futbol maçı izlemediğini söyledi.

Kitabın "Futbolu Öznesizleştirmek" kısmında “oyun, oyunun bilincinde olmaktan önce gelir. Başka bir deyişle oyun özel yönelimle, beyindeki hallerle ya da biyolojik işlevlerle açıklanamaz, keza uçsuz bucaksız istatistikler ve verilerle de açıklanamaz (...) oyuncu iyi oynuyorsa ‘aklından’ pek de bir şey geçmez, mesele tam da bundan ibarettir: oyunun bilincinde olmak değil, oyunun kendisi”[ii] diyorsunuz. Bu açıklamaya, yani öznesiz futbola ilişkin bize fikir verebilecek bir takım veya ekole işaret etmek mümkün mü? Mesela Brezilya?

Mesele şu ki, futbol Latour'un “orta krallık” dediği yerde, kişiler ve şeyler arasında ve bunlarının her ikisinin de yaşam bulduğu bir zeminde cereyan eder. Burada söz konusu olan şey, maç esnasında sahada cereyan eden -kafamızda yaşanan bir ilişki şekli değil de- oyunun yaşanmış dinamiklerini düşünmek meselesidir.

Antonio Negri, Fransa’daki sürgün günlerinde futboldan mahrum bırakılmıştı. Kendisi bir keresinde “Paris-VIII Üniversitesi'nde ders verdiğim sıralarda Olympique Marseille'in veya Paris Saint-Germain'in durumunu bölüm sekreteri Helene dışında kimseyle tartışamıyordum, öteki hocaların hiç ipledikleri yoktu”[iii] demişti. Görünüşe göre futbol, Negri’nin tutuklanıp hapis yatma pahasına, İtalya’ya dönme sebeplerinden bir tanesi. Negri’nin yaşadığı futbol mahremiyeti ve senin ABD’deki yaşamın arasında bir denklik kurmak mümkün mü?  Mesele futbol olunca Amerika’da muhatap bulmakta sıkıntı yaşıyor musun?

Evet, bu hususta Negri’yi kendimle hemhal buluyorum. Futbol sevgimi ve bilhassa derinlere kök salmış Liverpool (LFC) tutkumu uzun yıllar boyunca gizlemek zorunda kaldım. Doktora tezimi Kenny Dalglish'e adamak istediğimde bundan alıkonulmuştum. Son yirmi yılda futbolun dile getirilme ve yazılma biçimlerinde göze çarpan bir değişikliğin tezahür ettiğini düşünüyorum ve bu da beni bir hayli mutlu ediyor. Amerika adına konuşamam ama New York'ta neredeyse tüm LFC maçlarımı izliyorum ve orada gerçekten de sofistike bir hayran kültürü var. Kendimi bildim bileli LFC taraftarlarıyla tanışırım. Ayrıca meyvelerimi tutkulu bir Galatasaray fanatiği olan bir manavdan alırdım. Ezcümle, New York'ta makul bir şekilde futbol konuşmak mümkün. New York, ABD değildir.

Bildiğin gibi EURO 2020’nin eli kulağında. Covid-19 futbolla ilişkimizi biraz değiştirse de birçoğumuz turnuvayı iple çekiyor. İngiltere'nin EURO 2020'deki şansını nasıl görüyorsun? İngiltere haricinde bilhassa izlemek istediğin başka bir takım var mı?

İngiliz milli takımına karşı hislerim sadece müphem ve İngiltere taraftarlarının sergiledikleri davranışlarını gerici ve utanç verici buluyorum. Liverpool, İngiltere’de olsa da, İngiltere değildir. İşte tam da yüzden Liverpool’u uluslararası ve bir Avrupalılık bağlamında tahayyül ederiz. Avrupa Şampiyonası’nı yakından takip edeceğim. Türkiye nereye kadar gidecek merak ediyorum. Umarım turnuvada epeyce ilerlerler. Ben bu turnuvayı Fransa'nın kazanacağını düşünüyorum. Çünkü en iyi oyunculara sahipler. İngiltere umurumda bile değil.


[i] Critchley, Simon. (2018). Futbol Düşünürken Aslında Ne Düşünürüz?, çev. Oğuz Tecimen, İstanbul: Metis, s. 57.

[ii] A.g.e., s. 51.

[iii] Negri, Antonio. (1998). “Milan, Kesinlikle!”, çev. Ulus Baker, https://www.korotonomedya.net/kor/index.php?id=7,59,0,0,1,0

25 Mayıs 2021 Salı

Kıbrıslı okurlar için Sevan Nişanyan ile Söyleşi: "Ada lehçesine bayıldım"

Kıbrıslı okurlar için Sevan Nişanyan ile Söyleşi: “Ada lehçesine bayıldım”


İbrahim Beyazoğlu

Samos ve Şirince


İBRAHİM BEYAZOĞLU:  Şu anki ruh haliniz nasıl?

SEVAN NİŞANYAN: Pandemi rezaletinden çok sıkıldım. Sadece hapsedilmek değil. Bütün toplumun hapsedilmeyi kuzu kuzu kabul etmesi, seve seve gerekçelendirmesi, itiraz edenlere tepki göstermesi beni bunaltıyor. Bütün dünya, en azından Batı dünyası diyelim, eleştirel düşünme yeteneğini topyekün kaybetti gibi geliyor bana. Bunun verdiği bir çaresizlik hissi var.

İBRAHİM BEYAZOĞLU:  Söyleşiye sanırım nereden başlayacağımı biliyorum. Sizinle iletişim kurup söyleşi yapmak neden bu kadar zor?

SEVAN NİŞANYAN: Hazır bir kalıba oturtamıyorsunuz ondan olabilir mi? İyi kötü tanıdığınız tiplemeler vardır, milli, mesleki, sınıfsal, ideolojik, psikolojik hazır kalıplar. O kalıpları habire bozmakla meşgul olduğumdan belki nerede duracağınızı kestiremiyorsunuz. Aslında iletişim kurması zor biri değilim sanıyorum, mailim filan gizli değil, asgari bir sevimliliği olan herkesle rahatça konuşurum, soru sorana dürüstçe cevap vermeye çalışırım, gırgır geçmeyi severim, kravat takmam.


İBRAHİM BEYAZOĞLU: Türkiye'ye geri dönme şansınız olsa, döner miydiniz?

SEVAN NİŞANYAN: Ziyaret için elbette. Kalmak ister miyim, ne kadar tahammül edebilirim kestiremiyorum.


İBRAHİM BEYAZOĞLU:  Neden Samos'ta yaşamayı tercih ettiniz? Sizce ait olduğunuz yer Samos mu? Yuva mı? Samos'ta günleriniz nasıl geçiyor? Orada kendi habitusunuzdasınız diyebilir miyiz?

SEVAN NİŞANYAN: Eskiden beri sevdiğim bir yerdi. Şirince’deyken fırsat buldukça gelir “ah şu köyde bir evimiz olsa” geyiği yapardık. Dünya güzeli bir yer, iklimi mükemmel, yaşantısı sakin, modern dünyanın çirkinliklerinden nasibini almamış, insanları kalender ve medeni, fiyatlar uygun. En önemlisi tabii Şirince’ye bir taş atımı mesafede, Türkiye’den ulaşımı kolay. Bir sürü projem vardı, yaz okulları düzenlemek, Matematik Köyü ile paslaşmak, Türkiye ile Yunanistan arasında iki ayaklı birtakım kültür projeleri yapmak kabilinden. Arkadaşlarım, çocuklarım karşıda, onlar gider gelir diye düşündük. Şimdi bir buçuk sene oldu sınır kapalı. Berlin Duvarı’ndan beter bir bariyer girdi araya. Kim tahmin edebilirdi ki?


İBRAHİM BEYAZOĞLU:  Şirince ile bağınız var mı? Kütüphanenizin akıbeti ne? Aslanlı Yol’da “hakiki bir kütüphane nasıl bir nimettir ... hakiki bir kütüphanenin verdiği zevkin yamacına hiçbir şey yaklaşamaz” dediğinizi biliyorum mesela (s. 132-133).

SEVAN NİŞANYAN: Nişanyan Otel şimdi büyük oğlumun yönetiminde, covid yüzünden millet Türkiye’ye hapsedileli beri tarihinin ticari açıdan en parlak günlerini yaşıyor. Matematik Köyü buna karşılık maalesef pandemi paniğine yenik düştü, bir yılı aşkın süreden beri kendini izole etti, uzun bir kış uykusuna yattı. Kaya mezarım aslanlar gibi duruyor. Nişanyan Kütüphanesi de yerli yerinde.


Covid şaklabanlığı biterse insanlar gene kullanabilecek.

Bugün vardığımız noktada henüz British Library yahut Fransa Milli Kütüphanesi ya da büyük üniversite kütüphaneleri gibi ciddi araştırma koleksiyonlarının yerini tutabilecek birşey yok. Onlar dipsiz kuyu gibidir, bilgi dünyasının sınırlarına yaklaştıkça, önünde kademe kademe açılırlar. Muazzam bir hazdır ona tanık olmak. Ancak orta boy kütüphanelerin, yarım milyondan az kitap taşıyan yerlerin çağı artık kapandı sanırım. Oralarda bulmayı umduğun hemen herşeyi internetten şıp diye temin edebiliyorsun. Avrupa’nın son ucundaki bir adanın kervan geçmez bir dağ köyündeki evimde oturup bayağı ciddi araştırma projelerinin altından kalkabiliyorum. Ne bileyim, Ortaçağda Hindistan kişi adları yahut filan ülkenin askeri alımları hakkında araştırma yapabiliyorum.


 “Yanlış Cumhuriyet”

İBRAHİM BEYAZOĞLU: İkinci Dünya Savaşı sonrası Fransız felsefesinden - Mesela Derrida, Foucault gibi düşünürler - pek hoşlanmıyorsunuz sanırım.  Daha çok Aydınlanma mirası ve klasiklerin bir mahdumu olduğunuz izlenimine kapılıyorum. Yanlış Cumhuriyet'te yaptığınız tam olarak Derridavari bir yapısöküm. Yani çelişki ve tutarsızlık olduğunu düşündüğünüz olguları ortaya çıkarıyorsunuz.  Benzer surette "tarih okurken devamlı soru sormak lazım. Temel soru: Bunu neden anlatmışlar? Neyi saklamaya çalışıyorlar? Çünkü gerçek hayat devasa kara deliklerle doludur. Anlatının işlevi o kara delikleri göz alıcı bir perdeyle örtmektir" öneriniz de kulağa semptomatik okuma yöntemi gibi geliyor. Bu Althusser ve Macherey gibi Fransız Marksistlerin geliştirdiği bir yaklaşım. Siz iyi bir okurun bu soruları sorması gerektiğini savunuyorsunuz. Yani olana değil olmayana ya da örtülü olana, saklı olana uğraşmak. Yine de siz bu yaklaşımlara alabildiğine mesafelisiniz.

 

SEVAN NİŞANYAN: Evet, Aydınlanma mirası beni daha çok heyecanlandırıyor. Rasyonel eleştiriye tutkunum. Mistifikasyon bulutlarını dağıtmak, kalıp düşüncelerin ve kaypak sloganların arkasına saklanan mantık körelmelerini teşhis etmek hoşuma gidiyor. Hazır düşünce kalıplarını tekrarlamayı marifet sayan insanlar bana zihnen tembel, daha kötüsü ahlaken sorunlu geliyor. Yapısöküm iddiası, elbette, bu açıdan tasvip edeceğim bir şey. Foucault benim fikri gelişimimde katkıları olan biri, ona bir şey demem. Belki post-Sartriyen Fransız entelektüalizminin o cafcaflı, egosantrik üslubuna biraz gülerim, o kadar. En karmaşık, en cesur fikirlerin bile yalın ve anlaşılır bir dille söylenmesini önemsiyorum. Derrida’yı ise yıllar önce üniversitemde verdiği bir konferans dizisinde izlemiştim. O zaman şarlatan olduğu kanısına vardım. Bir daha da ilgilenmedim.

 

İBRAHİM BEYAZOĞLU: Yanlış Cumhuriyet raflardaki yerini alır almaz yankı bulmuştu. Büyük gürültü koparmıştı. Sanırım internet kullanmadan yapılan bir çalışmaydı. Yanlış Cumhuriyet’in en çok hangi yönü sizi tatmin etti? Araştırma sürecinde en çok hoşunuza giden ne oldu? Yanlış Cumhuriyet’e yeniden başlayabilseydiniz neyi değiştirirdiniz?

SEVAN NİŞANYAN: 1994-95’te o kitabı yazdığımda internet henüz oyuncaktı, 2008’de ilk kez basıldığında da ciddi bir araştırma ortamı olmaya yeni yeni adım atıyordu. Kütüphanelerde dağlar gibi fotokopi çektirerek, ikinci el kitapçılardan sararmış broşürler toplayarak yazıldı kitap.

Yanlış Cumhuriyet’te her şeyden önce bir duygusal inançlar yığınına dönmüş olan Kemalist söylemi soğukkanlı bir akıl süzgecinden geçirmeyi denedim. Bir dizi soru ve cevaba indirgedim. Her iddiaya karşı “bu doğru mu?”, “doğru olup olmadığı nasıl kanıtlanır?” “başka bakış açısı mümkün müdür?” “şöyle bir itiraza ne cevap verir?” sorularını sordum. O açıdan bence tatmin edici bir çalışmadır. Eleştirel aklı duygusal tercihlerinin önüne koymaya çalışan biri için ufuk açıcıdır.

Hedeflediğim kesim tabii o güne dek tanıdığımı zannettiğim, Batı tipi eğitim almış “modern” okur kesimiydi. O kesimin ezici çoğunluğunun maalesef ne denli koyu bir dogmatik saplantıya gömülmüş olduğunu, inançlarını savunmak için ne denli acımasız olabileceğini kestirememişim. Kitap daha önce varlığından çok haberdar olmadığım bir başka kesimde rağbet gördü. Muhafazakar aile çevresinden gelip bir çıkış yolu arayan, Milli Eğitim’in empoze ettiği değerleri sorgulayan gençler etkilendi kitabımdan. Robert Kolejlilerin yüzde doksanı adeta sınıfsal bir ihanet olarak algıladı, o okulun mezunlarının son elli yılda ürettiği kayda değer üç beş kitaptan biri olan Yanlış Cumhuriyet’i.


Jeopolitik, Brzezinski ve Biden

BEYAZOĞLU: Siyasetbilimcisiniz de aynı zamanda. ABD'de bir dönem Jimmy Carter'ın Ulusal Güvenlik Danışmanı olan Zbigniew Brzezinski'nin fakültede asistanıydınız. Sizce jeopolitik metinler okurken neden bu denli paranoyak komplo teorileri, kıyamet senaryoları ve meczup kehanetler barındırıyor?  İnsanların dünyayı nasıl algıladıkları kişiliklerinee dair ipucu vermez mi?

SEVAN NİŞANYAN: Komplo teorilerinin kaynağı cehalettir. Dünyanın nasıl işlediğine ilişkin bir bilginiz yoksa olup biteni gizli bir iradenin yönlendirdiği fikrine kapılırsınız. Antik dünyanın tanrıları da aşağı yukarı böyle doğdu. Güneşin nasıl olup her gün doğudan doğup batıda battığını anlamıyorsanız en kestirme çözümdür Apollon yahut ona benzer biri atına binip sürüyor diye düşünmek. İşte buyurun komplo teorisi: Gizli bir el yönetiyor.

Yalnız bunu söylerken kamusal cehaletin kaynaklarını da gözden kaçırmayalım. Brzezinski’nin ta 1981-82’de ısrarla üzerinde durduğu konulardan biri kamuoyunu yönlendirmenin önemiydi. Vietnam felaketi ABD yönetimi için bir ders oldu. İç kamuoyunu ve medyayı kontrol etmenin ne kadar mühim bir savaş aracı olduğunu fark ettiler. Konuyu o tarihten sonra askeri bir mantıkla ele aldılar. Kamuoyunun zihnini bulandırmayı yüksek bir sanata dönüştürdüler.

Bilmem farkında mısınız, büyük devletlerin diplomatik hedefleri 20. yüzyılın son çeyreğine dek az çok kültürlü birinin kavrayabileceği ve tartışabileceği bir konudur. O tarihten bu yana gitgide opaklaştı, bizzat karar verme mekanizmaları içinde olmayan birinin asla nüfuz edemeyeceği bir sır perdesine büründü. Buyurun Irak savaşı, 11 Eylül saldırıları, covid paniği. Bırakın ortalama kültürlü insanı, bizzat karar vericilerin dahi olayların mantığını kavrayabildiklerinden artık emin değilim. Bu da, bana sorarsanız, ürkütücü bir durum.

 

BEYAZOĞLU: Siz Karl Popper’ı seversiniz. O da komplo zihniyeti mahfillerinde böyle bir eleştiri yapmıştı. Popper’a hala sempatiniz var mı?

SEVAN NİŞANYAN: Popper’e ilişkin tek söylediğim onun tümevarım teorisi hakkında.  Bilim metodu hakkında söyledikleri bence 20. yüzyılda felsefe alanında yapılmış en önemli atılımdır. “Conjectural Knowledge” başlıklı makalesini 1987’de Denizli’de (ikinci kez) askerlik yaparken okumuş, çarpılmıştım. Hala da çarpılmam devam ediyor sanırım. Siyasi liberalizme ilişkin sözleri maalesef Soğuk Savaş yıllarının gölgesi altında kalmıştır. Egemen görüşe onay vermek riskli iş; katkın ne kadar özgün olursa olsun, egemen görüş eskiyince onunla beraber bayatlıyor.

 

BEYAZOĞLU: Dünya gündemine gelelim. ABD’de Biden nasıl başladı? Gelişmeleri nasıl yorumluyorsunuz? Biden yorumlanırken neler gözden kaçırılıyor?

SEVAN NİŞANYAN: ABD’de son otuz yılın ana trendlerini şöyle görüyorum. 1. “Uyuşturucuyla savaş” kisvesi altında toplumun büyük bir kesiminin kriminalize edilmesi ve nüfusun yüzde biri gibi inanılmaz bir kitlenin hapsedilmesi. 2. 11 Eylül saldırılarından sonra “terörle savaş” kisvesi altında temel hak ve özgürlüklerin hem ABD içinde hem dünya çapında kısıtlanması. 3. Assange ve Snowden örneklerinde görüldüğü gibi istihbarat ve güvenlik örgütlerinin kutsallaştırılması, bunlara yönelik her türlü sorgulamanın polis zoruyla önlenmesi. 4. Irak, Afganistan, Suriye, Libya gibi anlamsız ve sonuçsuz savaşlar aracılığıyla askeri kadrolara trilyonlarca dolar fon aktarılması. 5. Kabul edilebilir bir gerekçe olmaksızın Rusya’nın şeytanlaştırılması ve yeni bir (soğuk?) savaş isterisinin körüklenmesi.

Biden ve ekibi bu beş politikanın oluşumunda baş rolleri oynamış ve halen bu beş politikayı temsil eden kişilerden oluşuyor. Sonucun kimse için hayırlı olacağını düşünmüyorum.

Trump ahlaksız bir soytarıydı belki. Bu ekip kadar büyük suçları var mıydı, emin değilim.

“Aslanlı Yol” ve Kişisel Sorular


İBRAHİM BEYAZOĞLU: Sevilmeme konusunda bir yeteneğiniz var. Sizi sevmeyen insanlara sizden nefret edecekleri anıtsal sebep vermekte üzerinize yok mesela. Bana Zizek'in bir lafını anımsattınız: "Tolerance makes everything boring, we need more conflict!" ("Hoşgörü her şeyi sıkıcı hale getirir, daha fazla çatışmaya ihtiyacımız var!") Ne dersiniz?  Huzur hedef tahtasına oturtulmakta mı?

SEVAN NİŞANYAN: Çatışma yoksa hayatın ne zevki olabilir ki? Çatışmayı kazanmak, kazanamıyorsan en azından mücadelede erdem ve becerini sergilemektir hayatı yaşanır kılan. Öyle olmasa dünya edebiyatının, sinemanın yüzde doksan küsuru neden çatışma üzerine kurulu olsun?

Benden “nefret ettiğini” söyleyenlere de çok fazla inanmayın. Yüzlercesiyle karşılaştım bugüne dek. Zannettiğinizden daha kompleks bir hadise. Kendi korkaklıklarının, basitliklerinin yüzlerine vurulmasından hoşlanmıyorlar doğal olarak. Bir yandan da haklı olduğumu pekala biliyorlar ve kalplerinin bir köşesinde bunun söyleniyor olmasından da memnunlar. Grup halinde olduklarında zırhlarını delmek mümkün değil. Teke tek yüzleştiğinizde çok kolay bayrakları suya indiriyorlar. Özellikle “feminist” retorik bayrağını sallayan kadınlar ilginç. Genellikle yarım saat sürmüyor bambaşka bir nağmeye geçiş yapmaları.


İBRAHİM BEYAZOĞLU: Kişisel bir gözlem. Belgeselinizde "Niye oturayım ki? Oturduğum zaman sıkılıyorum" diyorsunuz. Can sıkıntısı bağlamında akla zaman zaman Emil Cioran’ı getiriyorsunuz. Sıkıntı eşiğiniz sanırım çok düşük. Boş muhabbeti pek sevmiyor gibisiniz. Sanırım bu iki ucu keskin bıçak gibi bir durum. Bir yanda projeler üretiyorsunuz. Meşguliyet size iyi geliyor. Öte yandan beklenmedik durumlarla da yüzyüze gelebiliyorsunuz.

SEVAN NİŞANYAN: Demek ki Cioran okumam lazım, komple boşum o konuda. Hayatta yapacak, öğrenecek, üretecek, sevecek, dövecek o kadar çok şey var ki bir şey yapmadan geçirdiğim her dakika ziyan bence.


İBRAHİM BEYAZOĞLU: Siz ne dersiniz bilmem ama sizin ne/kim olmadığınızı kestirmek ne olduğunuzu kestirmekten daha kolay sanırım. Çok net yargılara sahip değilsiniz sanırım. William Shakespeare Othello'da “Ben olduğum şey değilim" der mesela. Aslanlı Yol’da üzerine basa basa “bir kişi olmak bana sıkıcı geliyor” diyorsunuz keza (s. 237). Milliyetçilik, bürokrasi, resmi ideoloji, mitoslar ve din ile yıldızı barışmayan birisiniz. Yaptıklarınızla müsemma gözüküyorsunuz. Yani solcusundan tutun da mütedeyini, Kemalisti, milliyetçisi, feministine geniş bir yelpaze sizi pek sevmiyor. Kendinizi yakın bulduğunuz ya da savunulması gerektiğini düşündüğünüz siyasi ya da toplumsal konum/lar var mı?

SEVAN NİŞANYAN: “Konum”lar yok sanırım, süreçler beni daha çok ilgilendiriyor. Konum dediğin şey, koyduğun anda çürümeye başlar. Akıştır mühim olan. “En iyi siyasi sistem hangisi” diye sormuştu biri bir keresinde. “Öbürü” diye cevap verdim.

Gençliğimde sosyalizme tutkundum. Sonra bireysel özgürlüğün önemini idrak ettim, bireye olabildiğince otonomi sağlayan toplumsal yapıları savundum. Türkiye özelinde 1980’lerden itibaren her zaman siyasi gücün bölünmesini, devletin küçülmesini, ülkenin Batı dünyası ile entegre olmasını savunan eğilimlere yakınlık duydum. Bu yöndeki en büyük engelin ülkede ‘ilerici’ diye bilinen kesimler ve bilhassa Kemal Paşa kültü olduğunu düşündüm.

Cezaevinde üç buçuk yıl geçirdikten, sonra Samos’ta inzivaya çekildikten sonra bu düşünceler de artık bana yeterince ‘grounded’ gelmiyor (“ayağı yere basar” mı desek?). Hap gibi bir düşünceye sahip olmaktansa, hap gibi düşünceleri kurcalaya kurcalaya bozmak daha zevkli.



İBRAHİM BEYAZOĞLU: İnsan Aslanlı Yol’u ağzı açık, hayretle okuyor. Birçok varta atlatmışsınız. Hala hayatta olmak dışında hayattaki en büyük başarınız sizce nedir? 

SEVAN NİŞANYAN: Beş çocuğum?


Kıbrıs


İBRAHİM BEYAZOĞLU: Ve Kıbrıs. Kıbrıs'a dair neler söylemek istersiniz? Kıbrıs sizin için ne ifade ediyor? Kıbrıs denince ilk aklınıza ne ne geliyor? Kafanızda neler canlanıyor? Daha önce adaya geldiniz mi?

SEVAN NİŞANYAN: Çok geldim. 1975’te ailemle ucuz pyrex almaya geldik, utanç duydum. 90’ların sonu ile 2000’lerin başında çok sık yolum düştü. Ada lehçesine bayıldım, yerli Kıbrıslılar arasında şaşılacak kadar geniş bir kesimin TC insanına özgü milli ve ideolojik hırtlıklardan ne kadar uzak olduğunu görüp hayret ettim. Bir müddet yabancı bir kültürün etkisinde eğitilmenin, tıpkı Hatay’da, tıpkı Kars-Ardahan ve Artvin’de, tıpkı Bulgaristan Türklerinde olduğu gibi, bu ülke insanına epey iyi gelebileceğinin farkına vardım. 2013’te çılgın bir projenin akıl vericisi sıfatıyla birkaç kez daha gelip KKTC yönetim sistemini daha yakından tanıma fırsatı buldum. Küçük devletlerin büyüklerden daha keyifli yerler olabileceğine dair düşüncem pekişti. (Proje gerçekleşmedi.)

Güney’i henüz görmedim. Merak ediyorum.


İBRAHİM BEYAZOĞLU: Türkiye'nin Kıbrıs ile ilişkisine dair ne söylemek istersiniz? Bazı saptamalar yapmak mümkün mü? 

SEVAN NİŞANYAN: 1999’du galiba, okullardan İngiliz müfredatının kaldırılıp TC müfredatının dayatılması konuşuluyordu. Hayatta hiçbir siyasi konuda o denli şiddetli bir nefret ve çaresizlik duygusuna kapıldığımı hatırlamıyorum.

İBRAHİM BEYAZOĞLU: Demin bahsettiğiniz KKTC projenizden biraz bahsedebilir misiniz?

SEVAN NİŞANYAN: Bahsetmeyeyim. İlgili kişilerin onayını almadan olmaz.



Covid-19


İBRAHİM BEYAZOĞLU:  Pandemi süreci malum. Bütün bunlar hiç alışılmış şeyler değil. Umarım aileniz iyidir. Bu sürece nasıl dayanıyorsunuz?

SEVAN NİŞANYAN: Toplam dört buçuk yıl hapis yatmış biri olarak alışığım hapis hayatına, gardiyanların aptallığına, kuralların saçmalığına, mahkumların korkaklığına.

Ve tabii fırsatı bulunca kaçmaya. Geçen ay eşimle beraber nihayet kaçmayı başarıp uzun bir Mısır yolculuğu yaptık. Maskesiz insan yüzü görmeyi özlemiştim; iyi geldi.

 

 

Eğitim ve Gazetecilik

 

İBRAHİM BEYAZOĞLU: Siz birçok şeyin yanında gazetecisiniz de. Bu soruyu iletişim fakültelerinde gazetecilik okuyan öğrenciler için sormayı çok istiyorum. Sizce gazeteci olmak isteyen bir öğrenci müfredat dışında neler okumalı?

SEVAN NİŞANYAN: Yok, gazeteci değilim. Bir müddet günlük gazetelere fikir yazısı yazmak gazetecilik değil.

Ama 55 yıldan beri iyi bir gazete okuyucusuyum. Ona istinaden cevap verme cüretini göstereyim. Bugünün medyasında gördüğüm en feci eksiklikler, bir, tarih bilmeme, dolayısıyla güncel olayları bir perspektif içinde görememe, iki, ahlaki duruş yokluğu, dolayısıyla şu anda moda olan tavır hangisiyse ondan öte bir bakış açısına sahip olamama. Hoca olsam bol tarih okuturdum. Ve iyi edebiyat. Çünkü ahlaki ikilemleri tanımanın ve tartışmanın yeri yüksek edebiyattır.

 

İBRAHİM BEYAZOĞLU: Bırakın öğrencileri, birçok hocaya bile tarih ve edebiyat okutmak zor. Hegel’e göre sabah güne gazete okuyarak başlamak modern insanın ritüeli. Sizin olmazsa olmaz gazete(ler)iniz var mı?

SEVAN NİŞANYAN: Kırk yıllık New York Times alışkanlığım vardı, büsbütün Amerikan Pravda’sına dönüştüğünden beri onu da bıraktım. Twitter’a bakıyorum, ilgimi çeken makaleler mutlaka çıkıyor, çoğu da genellikle marjinal yayın organlarında.


İBRAHİM BEYAZOĞLU:  Pandemi günlerinde eğitim sizce kaybedilmiş bir dava mı? Nasıl bir tablo öngörüyorsunuz?

SEVAN NİŞANYAN: Hep bilmediğim yerden soruyorsunuz hocam.


Anna Karenina

İBRAHİM BEYAZOĞLU: Anlayışınıza sığınarak size özel bir soru sormak istiyorum. Porto Rico’ya gittiğinizde yanınızda Tolstoy’ın bir romanını götürmüşütünüz. Aslanlı Yol'da: "Oradayken kasvet büsbütün bastı. Yanımda, Allah kahretsin, Anna Karenina’yı götürmüşüm, başka kitap yok sanki" demiştiniz (s. 85). Sonra ne oldu? Anna Karenina’yı okuyabildiniz mi? Yoksa öyle kaldı mı?


SEVAN NİŞANYAN: Okudum. Hatta yıllar sonra bir daha okudum. Puerto Rico’daki hadisede o zamanki eşimle aramızda bir sadakatsizlik meselesi vardı, o yüzden roman bana kahredici gelmişti. Tolstoy kadın psikolojisini ve toplumsal örgüyü muazzam bir derinlikle ele alır, etkilenmemek elde değil. Ama yavaş, canına yandığımın, çok yavaş. Netflix çağında gene o sabrı bulabilir miyim emin değilim.

 


Öneri kabilinden

BEYAZOĞLU: Tutkulu bir okursunuz. Amerikalıların wordsmith diye tarif ettiği türde bir okur-yazarsınız. Özgün, cesur ve ilham verici işleri seviyorsunuz. Derinlikli eleştirel analizlere düşkünsünüz. Şu sıralar neler okuyorsunuz? Son zamanlarda yolunuz "duyduğum en zekice tespit" minvalinde tavsiye edebileceğiniz eserlerle kesişti mi? Zihnin pasını giderecek birkaç tavsiyede bulunmak ister miydiniz?

SEVAN NİŞANYAN: Tüm önyargılarımı yenip Roger Scruton’ın iki kitabını okudum. Ufuk açıcı buldum. Cambridge’de el yazmaları kütüphanesi müdürü Christopher de Hamel’in Meetings with Remarkable Manuscripts’i son yıllarda okuduğum en lezzetli kitaptı. Ayrıntıları unutmayayım diye üç defa üzerinden geçtim. Kazuo Ishiguro’yu tanımıyordum, sevdim, üç tane daha romanını ısmarladım. William Dalrymple’ın her yazdığını beğenmişimdir, Hindistan’da East India Company egemenliğini anlattığı The Anarchy’yi de çok öğretici buldum. Peter Frankopan’ın The Silk Roads’ı dünya tarihine yeni bir bakış açısı getiriyor, ama modern çağlara geldikçe temposu bayağı düşüyor. Antik kültürün Ortadoğu ve Asya üzerinden barı Avrupa’ya aktarılışı öyküsüne dair epey okuma yaptım, çok şey öğrendim. İlla bir isim ver derseniz Violet Moller, The Map of Knowledge.

Şimdi yazınca farkına vardım, Moller hariç hepsi İngiliz yahu. Ben mi öyle seçmişim, yoksa İngilizce kaliteli yayın dünyasında İngiliz hegemonyası mı var?

Cezaevindeyken müthiş kitap okumuştum, o ayarda okuma yapmadım son aylarda. Kahneman, Thinking Fast and Slow. Harari, Sapiens (öbür kitapları değmez). Jared Diamond, bütün kitapları müthiş, ama beni özellikle çarpan The World Until Yesterday. Dinler tarihine meraklıysan Finkelstein ve Silberman, The Bible Unearthed. Boyer, Religion Explained. Houellebecq’in romanları, özellikle La Soumission. Gençlere kitap tavsiye edilecekse ilk aklıma gelenler arasında bunlar.

BEYAZOĞLU: Birkaç sene önce Haaretz’de Harari’ye dair How Yuval Noah Harari Became the Pet Ideologist of the Liberal Elites adlı bir yazıya rastlamıştım. Fakat, özellikle, lisans öğrencileri, vakit kaybetmeden Harari’yle tanışmalı. Araya uzun zaman girince pek bir anlamı kalmıyor sanırım. Mesela doktora yapan birisinin elinde Harari ile dolaşmasını ben biraz garipsedim. Harari’nin bu kadar tutmasını neye bağlıyorsunuz?

SEVAN NİŞANYAN: Çağımız reklam ve halkla ilişkiler çağı, elbette onun etkisi var. Ama Harari’nin kitabı bence reklamı hak ediyor. Savunduğu tezleri bir yana bırakın, her şeyden önce son derece zeki, orijinal gözlemlerle dolu, alışılmış bakış açılarını sarsan, esprili bir kitap. Tarım devrimine ilişkin söyledikleri gerçi on onbeş yıldır duyulmuş şeyler, ama bu denli net ve güçlü bir şekilde formüle edilmemişti. Daha önemlisi, insanların masal anlatıp inanma yeteneğini medeniyetin temel dinamiği olarak sunması, en azından bana, müthiş etkileyici geldi. El yordamıyla bildiğim bir şeydi belki, ama kafamda berraklaşmasına yardım etti.

 

Gelecek


BEYAZOĞLU: Üzerinde uğraştığınız ya da girişeceğiniz projeleriniz var mı? Aslanlı Yol’u “devam edecek” diye bitirmiştiniz. Önümüzdeki günler için çalışma ya da araştırma planlarınız nelerdir?

SEVAN NİŞANYAN: Son bir buçuk yılım iğneyle kuyu kazar gibi Türkiye Adlar Sözlüğü’nü hazırlamakla geçti. Geçen ay bitirdim. Önümüzdeki günlerde basılacak. Şimdi biraz nefes almakla meşgulüm. Bir buçuk yıldır ihmal ettiğim kırık dökük işlerle uğraşıyorum. Üç tane sözlük sitem (nisanyansozluk.com, nisanyanmap.com, turkadlar.com) her gün toplam yüz bini aşkın ziyaretçi alıyor. Onları biraz toparlamam lazım. Sonra düşüneceğim bakalım, 65’lik bir ihtiyar hangi yeni işlere burnunu sokmaya cesaret eder.

 

 

Söyleşide adı geçen eserler

·         Sevan Nişanyan. Aslanlı Yol: Otobiyografi. İstanbul, Liberus Yayınları, 2020 (ilk basım 2012).

·         Sevan Nişanyan. Yanlış Cumhuriyet: Atatürk ve Kemalizm Üzerine 51 Soru. İstanbul: Liberus Yayınları, 2020 (2008).

·         Sevan Nişanyan. Nişanyan Sözlük: Çağdaş Türkçenin Etimolojisi, Liberus Yayınları, 2020 (2002). Online: www.nisanyansozluk.com

·         Sevan Nişanyan. Türkiye Yer Adları Sözlüğü: Index Anatolicus, İstanbul, Liberus Yayınları, 2020. Online: www.nisanyanmap.com

·         Sevan Nişanyan. Türkiye Kişi Adları Sözlüğü; 2021’de basılacak. Online: www.turkadlar.com.  (15.202 maddebaşı ve 87.584 isimle Türkiye’nin bugüne dek yapılmış en büyük kişi adları sözlüğüdür).

·         Bahse konu belgesel için; "Sevan". Youtube, 2012.  https://www.youtube.com/watch?v=c-VRrjuQTwE

·         Karl R Popper. “Conjectural Knowledge: My Solution of the Problem of Induction.” Revue Internationale De Philosophie, vol. 25, no. 95/96 (1/2), 1971, s. 167–197.

·         Jacques Derrida, De la grammatologie (1967); İngilizcesi Of Grammatology, Johns Hopkins University Press, 1976.

·         Emil Cioran’ın birçok eseri Türkçe’ye çevrilmiştir. Türkiye kültür endüstrisi bu bakımdan zengin bir külliyata sahip.

·         Roger Scruton, Conservatism: An Invitation to the Great Tradition, London 2017.

·         Roger Scruton, Türkçede: Modern Felsefenin Kısa Tarihi. Dipnot, 2015; Spinoza. Dost Kitabevi, 2007; Akıllı Kişiler İçin Felsefe Rehberi. Ayrıntı Yayınları, 2016.

·         Christopher de Hamel. Meetings with Remarkable Manuscripts: Twelve Journeys into the Medieval World. Penguin Press, 2017.

·         Kazuo Ishiguro’nun Türkiye’de eli yüzü düzgün çevirileri mevcut. Bu yüzden ayrıntlı bir Ishiguro külliyatı dökümüne gerek duyulmamıştır.

·         William Dalrymple. The Anarchy: The East India Company, Corporate Violence, and the Pillage of an Empire, Bloomsbury Publishing, 2019. Bir diğer okumaya değer eseri: From the Holy Mountain: A Journey Among the Christians of the Middle East, St. Martins Press, 2000. Görünüşe göre, Türkçede Dalrymple’ın sadece bir çevirisi var: Beyaz Moğollar. Truva Yayınları, 2005.

·         Peter Frankopan. The New Silk Roads: The New Asia and the Remaking of the World Order. Vintage, 2020.

·         Violet Moller. The Map of Knowledge: A Thousand-Year History of How Classical Ideas Were Lost and Found. Doubleday, 2019.

·         Daniel Kahneman. Hızlı ve Yavaş Düşünme. Varlık Yayınları, 2017. İngilizce’sinden okumak isterseniz; Daniel Kahneman. Thinking, Fast and Slow. Farrar Straus & Giroux, 2013. 

·         Yuval Noah Harari. Hayvanlardan Tanrılara - Sapiens. Kolektif Kitap, 2015.

·         Jared Diamond. The World Until Yesterday: What Can We Learn from Traditional Societies? Penguin, 2012. Diamond’ın Tüfek, Mikrop ve Çelik başta olmak üzere birçok Türkçe çevirisine denk gelebilirsiniz. Bu bakımdan Diamond çevirilerinin hepsini tek tek burada sıralamaya gerek görülmemiştir.

·         Israel Finkelstein and Neil Asher Silberman. The Bible Unearthed: Archaeology's New Vision of Ancient Israel and the Origin of Sacred Texts. Free Press, 2001.

·         Michel Houellebecq. Soumission. Schoenhofs Foreign Books, 2017. Kitap Türkçe’ye İtaat diye çevirilmiş  (İthaki, 2021). İngilizce çevirisini okumak niyetindeyseniz; Houellebecq. Submission. Farrar, Straus and Giroux, 2015.

·         Pascal Boyer. Religion Explained: The Evolutionary Origins of Religious Thought. Basic Books, 2002.

·         Danny Gutwein. “How Yuval Noach Harari became the pet ideologist of the liberal elites”. Haaretz, Kasım 20 2018. Yazının alındığı mecra (ücretli): https://www.haaretz.com/us-news/MAGAZINE-how-yuval-noah-harari-became-the-pet-ideologist-of-the-liberal-elites-1.6673776

·         Lev N. Tolstoy'un Anna Karenina’sı için, İletişim, Yordam, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları ve Can Yayınları gibi yayınevlerinin yaptığı çevirilerden istifade edebilirsiniz. William Shakespeare'in Kıbrıs’ta geçen Othello'sunu temin etmek  gibi bir niyetiniz varsa, metnin Remzi Kitabevi ve Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları tarafından yapılan çevirileri var.

31 Mart 2021 Çarşamba

TANIL BORA İLE SÖYLEŞİ


TANIL BORA İLE SÖYLEŞİ

İbrahim Beyazoğlu

Sevgili Tanıl Bora, işi başından aşkın olmasına karşın, söyleşi isteğimi geri çevirmedi. Genel olarak Hasan Âli Yücel biyografisi ve milliyetçiliğin seyri üzerine konuştuk ... 





İBRAHİM BEYAZOĞLU: Öncelikle taze çıkmış, dumanları tüten Hasan Âli Yücel biyografiniz için sizi tebrik ederim. Neden Hasan Âli Yücel üzerine biyografi yazma ihtiyacı duydunuz? Bu fikir nasıl doğdu? Hasan Âli Yücel ile nasıl ilgilenmeye başladınız?  Metnin belli kısımlarını okuyan tanıdıklar neredeyse “antipati” vehmine kapılmışlar mesela. Hasan Âli Yücel “gerçeği” birden çok yüzü var. Birçok şeyin yanısıra “nefret nesnesi olarak Hasan Âli Yücel, başlı başına bir konudur” diyorsunuz Gerçekten çok enteresan.

TANIL BORA: Günümüzün gözde terimiyle “kutuplaştırıcı” bir şahsiyet. Sağda, umumiyetle, aşırı-Batılılaşmacı kozmopolit yozlaşmanın baş mümessillerinden olarak görülüyor. Solda, aslında daha çok Kemalist çevrelerde, bir yerli Aydınlanma hareketinin öncüsü. Özellikle 1940’ların ikinci yarısında, müthiş bir anti/komünist karalama kampanyasının hedefinden öte, konusu olmuş. Bu bakımdan ilgimi çekti. Kemalizm, milliyetçilik, din-sekülerlik, hümanizma, anti-komünizm, eğitim meselelerine, bunlar etrafındaki tartışmaların serencamına bakmak için bir mercek kutusu sayıyorum, Yücel’i, o bakımdan da çok verimli bir malzeme sunuyor. Bu konulara, böyle “makro” konulara yani, her insan gibi kendi içinde dalgalanmaları, çelişkileri de olan bir insanın düşünsel macerası içinden bakınca, “büyük resimde” fark etmediğiniz incelikleri, problemleri, çelişkileri fark edebiliyorsunuz. Ayrıca Yücel, çok yazmış olduğu için, bir entelektüel biyografi çalışmasını zaten davet ve tahrik eden bir şahsiyet.

İBRAHİM BEYAZOĞLU: Araştırma bitti. Oylumlu bir Hasan Âli Yücel biyografisi raflardaki yerini aldı. Geriye dönüp bakınca, araştırma sürecinde sizi en çok tatmin eden ne oldu?

TANIL BORA: Aldığım yardımlar, beni mutlu etti. Çalışmadan haberdar olan birçok arkadaşım okudukları, bildikleri metinlerden parçalar aktardılar, kitaplara dikkat çektiler. Elbette, insana çok iyi geliyor! Bir insanın hayat hikâyesini ve ölümünden sonraki yaşamını, -Almancada “Nachleben” diyorlar-, takip etmek, zevkli oluyor. Yazdıklarının ayrıntılarına, üslûbuna eğilmek, başlıbaşına zevkli.

 

İBRAHİM BEYAZOĞLU: Çalışmaya yeniden başlayabilseydiniz neyi değiştirirdiniz?

TANIL BORA: Esaslı bir değişiklik gerekmezdi. Sonradan fark edip hayıflandığım iki eksiği size söyleyeyim (ilk defa söylüyorum!). Birisi, Erol Güney’le ilgili hatıralardan yararlanmamış olmak, ikincisi Yücel’in Vefa spor kulübüne verdiği destekten bahsetmemiş olmak. Yeni baskı olursa, bunları takviye etmeyi istiyorum.

 

                                                           *

İBRAHİM BEYAZOĞLU: Biyografinizde de denk geldiğimiz gibi “ağırlıklı çalışma alanınız Türkiye’de siyasal düşünceler, özellikle sağ ideoloji ve milliyetçiliktir". Neden milliyetçilik?

TANIL BORA: Çok güçlü, çok etkili, “daimî” ideoloji, kendini ideoloji değilmiş gibi kabul ettirme gücü yüksek.  Bütünlüklü bir ideolojiden öte, ayrımcılığın zihniyet kalıbını kuruyor.

                                                           *

İBRAHİM BEYAZOĞLU: Başka ülkelerin milliyetçiliğine kıyasa Türk milliyetçiliğinin kendine has diyebileceğimiz bir özelliği var mı?

TANIL BORA: Biriciklikten söz edemeyiz. Öne çıkan kimi karakteristikler var: Mağduriyet-mağruriyet gerilimi, haset-hınç gerilimi, çok şiddetli bir beka kaygısı… Bunlar Türk milliyetçiliğine özgü denemez, ama Türk milliyetçiliğinde baskın özelikler. Karşılaştırmalı milliyetçilik çalışmalarında, Türk milliyetçiliğini karakterize etmek üzere öne çıkarılacak noktalar. Bence Türk milliyetçiliği için en verimli olabilecek mukayese çerçevezi, Balkan milliyetçilikleri. Ne yazık ki bu kabil mukayeseli çalışmalardan mahrumuz.

                                                           *

İBRAHİM BEYAZOĞLU: Sizce milliyetçilik bu kadar güçlü kılan ne? Neden bu kadar çekici? Terry Eagleton din için “asla ölmez” demişti. Aynısını milliyetçilik ve ulus devlet için iddia edebilir miyiz? Kurgusal tarafı bu kadar güçlü bir “gerçekliğin” hikmetinden neden hiç sual olunmuyor?

TANIL BORA:  Milliyetçiliğin gücü, ilksel diyebileceğimiz bir insani ve beşeri tutum olan topluluk aidiyeti arama ve bununla bağlantılı olarak kendini bir dışarıdakilerden, ir ötekilerden ayırt etme saikine son derece güçlü, tam teşekküllü ve “en modern” yuvayı sunması. Bu saiki adeta temel insani “güdü” olarak yeniden üretmesi. Bunu, kitleler çağında ve sonrasındaki anonimlik çağında, diyelim, hele her düzlemde perkarizasyon büyürken, bir bağ kurarak, hiçbir şey yapamıyorsa hıncını boşaltmaya imkan vererek, bir tutunum sağlıyor. Hiçbir şeyi ve umudu yoksa bile, kudretli, şanlı bir tarihin, bir yüce varlığın parçası olma morali sağlıyor.

Orhan Koçak, mükemmel bir tarifini yapıyor milliyetçiliğin: kendi yetersizliklerini sevme ideolojisi. Amerikalıların meşhur “good or bad, my country” dediği tutum. Milliyetçilik, yetersizliklerimizle, “bizim” yetersizliklerimizse onlar, saadet içinde birlikte yaşamaya imkan açıyor. Olduğu gibi olmayı ve öyle kalmayı yüceltiyor, böyle bir konforu var.

İBRAHİM BEYAZOĞLU: Bunun bir soru mu yoksa yorum olduğundan emin değilim. Sizce milliyetçiliğin savunulabileceği durum/lar var mı? Kendi hesabıma ben emin değilim. Sömürge karşıtı milliyetçi hareketler belki bir dereceye kadar anlaşılabilir. Ama onlar da özgürlüğünü kazanır kazanmaz “ulus devlet” olmak için efendilerinden icazet talep ediyorlar. Var oluşlarına ancak böyle meşruiyet kazandırmaya girişmiyorlar mı? Bir ulus olabilmek için önce bir ehliyete sahip olmalısın. Zygmunt Bauman böylesi bir tanınma siyasetini “license” kavramıyla açıklıyor.  Öte yandan, benzer şekilde, Mark Mazower Büyülü Saray Yok: İmparatorluğun Sonu Ve Birleşmiş Milletler'İn İdeolojik Kökenleri kitabında tüm bunları gözler önüne seriyor. Neden ulus fikri global siyasette tek geçer akçe?

TANIL BORA: Sistem, uluslar-arası sistem çünkü. Ulus-devletlerin kurucusu olduğu, ulus-devletlerin nizam verdiği bir sistem. Son onyıllarda ulus-aşırı dediğimiz güçler arasında gerçekten kudretli olanlar da, insanlığa bir hayrı olmayacak yapılar: eskiden “çokuluslu” denen ulus-aşırı şirketler. Onlar da, hem ulus-devletlerin “iyi yanını” diyelim, basit söyleyerek, yani yurttaşlığı, yurttaşların siyasal katılım olanaklarını hızla aşındıran bir güç kullanıyorlar. Hem de, pekâlâ ulus-devletlerle işbirliği halinde, onları bu dediğimiz şekilde dönüştürerek, iş görüyorlar. Alternatif, muhalif bir ulus-aşırı harekete özlem duyuyoruz; bir zamanlar Dünya Sosyal Forumu’nun hamle edip başaramadığı gibi. Herkesi, özellikle mültecileri de, yurttaş saydırma talebi, ve yurttaşlığı eşitlik temelinde tahkim etme talebi, böyle bir hareketin hedefi olmalı.

 


15 Mart 2021 Pazartesi

Çevrimiçi Ders İçeriğinin Kaydedilmesi, Pandora’nın Kutusunu Açmaktır

Kaynak: https://birikimdergisi.com/guncel/10517/cevrimici-ders-iceriginin-kaydedilmesi-pandoranin-kutusunu-acmaktir.


10 Mart 2021 Çarşamba

Anılar - Marina Warner ile

Marina Warner'ın kim olduğunu anlatmaya hacet yok. O kadar çok yönlü bir karakteri var ki onu burada "şu" veya "bu" özelliğe indirgemek riskli ve haksız olur. Bir Zamanlar, Bir Ülkede...- Masalların Kısa Tarihi diye bir Y.K.Y. çevirisi var. İstifade edin derim.

Fakültede Marina Warner etkinliğini duyuran afişi görünce gözlerime inanamamıştım. 

Yaptığı konuşmanın soru cevap kısmında ona "zor" bir soru sormuştum. Aslında zor bir soru değildi. Ayak üstü, hemen cevaplanamayacak bir soruydu. Yoksa biraz düşünse Marina Warner rahatça cevaplardı. O yüzden yönelttiğim sorunun pek adil olmadığına kani oldum. Konuşmadan sonra biraz lafladık. İngilizce aksanımdan dolayı beni İtalyan sandı diye önce bana İtalyanca konuştu. Ben de İtalyanca "Sono Cipro", yani "Kıbrıslı'yım" dedim. İtalyanca bilmem. Güldük. Kendisinden yaptığım bir alıntıyı gösterip " doğru mu anladım" diye teyit etmek istedim. "Güzel alıntı, evet" dedi...  Tek kelimeyle zarif ve büyüleyici bir karakter. Daha sonra bir grup kız - bir tanesi benim ev arkadaşımdı - neredeyse kadını yaka paça bir taksiye bindirip yemeğe götürdüler ... 




Konu: Travelling Tales: The Arabian Nights in Europe. 

Tarih: 4 Ekim 2013. 

Yer: Leeds Üniversitesi. Rupert Beckett Lecture Theatre, Michael Sadler Building. School of Modern Languages and Cultures tarafından tertip edilen bir etkinlikti. Harika bir iş çıkardılar. 





9 Mart 2021 Salı

Sergi fotoğrafım: How Much? (Ne Kadar?) Güncel Sanat Sergisi

The photograph below is my first-ever exhibition work. It was displayed at "HOW MUCH" is a Contemporary Art Exhibition.




Date:  17 March – 03 April, 2010 

Venue:  İsmet V. Güney Art Center – Lefkoşa

The curator of the exhibition: Nail Özlüsoylu

Theme: This project questions the change in the process of modernization, and the mood of thinking and soul. "How Much?" is a question raised at a world where the feelings and behaviours of human have been lost due to the modernization, and where the living places have been constricted. In daily life, this question is in use consciously or unconsciously, again and again. This time, the question "How much?" with all the answers it shelters has been asked deliberately. 

Aşağıdaki fotoğraf How Much? (Ne Kadar?) Güncel Sanat Sergisi adını taşıyan organizasyonda fotoğraf ve sanat severlere sunulan ilk denemem.

Tarih: 17 Mart – 03 Nisan 2010 

Yer: İsmet V. Güney Sanat Merkezi, Lefkoşa. 

Serginin küratörü: Nail Özlüsoylu.


Tema: "Bu proje, modernleşme sürecinde değişime uğrayan düşünce şekilleri ve ruh hallerini sorgulamaktadır. Modernleşme sürecinde yitirilen insana ait duygu ve davranışların giderek daha da törpülendiği, yaşam alanlarımızın giderek daraltıldığı bir dünyada ortaya atılmış bir soru "Ne Kadar?". Gündelik hayatta, farkında olarak ya da olmayarak tekrar tekrar kullanılan bu soru, içerdiği anlamları, kapsadığı cevapları ile bu kez bilinçli olarak ortaya atılmaktadır".


Sergiden görseller:




 Nail Özlüsoylu ile:






Sergiye dair:












And here is the full press release of the exhibition: 


"NEKADAR" GÜNCEL SANAT SERGİSİ'NİN
BASIN BÜLTENİDİR.

"NE KADAR" bir Güncel Sanat Sergisidir. Bu proje, modernleşme sürecinde değişime uğrayan düşünce şekilleri ve ruh hallerini sorgulamaktadır. Modernleşme sürecinde yitirilen insana ait duygu ve davranışların giderek daha da törpülendiği, yaşam alanlarımızın giderek daraltıldığı bir dünyada ortaya atılmış bir soru "Ne Kadar?". Gündelik hayatta, farkında olarak ya da olmayarak tekrar tekrar kullanılan bu soru, içerdiği anlamları, kapsadığı cevapları ile bu kez bilinçli olarak ortaya atılmaktadır. Sanatçılar yapıtlarıyla, zaman kavramından bilgiye, özgürlük kavramından değişime, risk kavramından hoşgörüye kadar bir çok soruya yeni yanıtlar aramaktadırlar. 

"NE KADAR" Güncel Sanat Sergisi 17 Mart – 03 Nisan 2010 tarihleri arasında 
İsmet V. Güney Sanat Merkezi – Lefkoşa kentinde açılacaktır. Serginin daha sonra adanın diğer şehirlerine taşınması planlanmaktadır. Serginin küratörlüğünü Uluslararası Kıbrıs Üniversitesi, Güzel Sanatlar Fakültesi öğretim görevlisi Nail ÖZLÜSOYLU yapmaktadır. Farklı sanat disiplinlerini biraraya getiren sergiye katılacak olan sanatçıların isimleri şöyledir;

AFET ÇELİKER, AHMED EL-SHAER, AHMET KASIMOĞLU, ALİ HAYDAR YEŞİLYURT, AŞIK MENE, ATEŞ KOZAL, ATIL ALTAŞ, AYHATUN ATEŞİN, BEDİA KALE, BUKET ÖZATAY, CHARLES RICHARDS, CHAKER KALAII, ÇAĞRI SARAY, ECEHAN TOPRAK, ERDAL KINACI, ERDEMİR AKYOL, ERDOĞAN UZUNAHMET, ERSİN DÜNDAR, HAKAN AYDOĞAN, HANDAN GÜLTEKİN, HASAN SAYDAM, İBRAHİM BEYAZOĞLU,
İNCİ KANSU, İSMET TATAR, LOTHAR ZULL, MUSTAFA HACALAKİ, MEHMET KIZILAY, MATHIAS PARDO, NİLGÜN GÜNEY, NURTEN ERDOĞAN, ONUR ÖZYURT, ÖZDEMİR TOKEL, ÖZGE YÜCESOY, REYHAN ABACIOĞLU, SERAP DOĞAN, TAF GRUBU (ALİCAN METİN. CANAN BEYKAL. CEM KARA. ZAFER LEHİMLER), TİJEN ÖZERDAĞ, TÜLAY ÇELİKEL, T.MELİH GÖRGÜN, UĞUR ÇALIŞKAN, UMAY UMAY, VISUAL CONTAINER SANATÇILARI ( BY GIORGIO FEDELI - ELENA ARZUFFI, MARIA KORPORAL, PIETRO MELE, PATRIZIA MONZANI, U.S.O. + SELFISH ), VEFA EFENDİZADE, YAĞMUR KIZILOK, ZEREF BİRSEL. 

"NE KADAR" Güncel Sanat Sergisi, KKTC Turizm, Çevre ve Kültür Bakanlığı Kültür Dairesi Müdürlüğü ve Uluslararası Kıbrıs Üniversitesi tarafından desteklenmektedir.

17 Mart – 03 Nisan 2010 tarihleri arasında Lefkoşa kentinde bulunan İsmet V.Güney Sanat Merkezinde açılacaktır. 17 Mart 2010 saat:18.30'da yapılacak açılış kokteyline tüm sanatseverler davetlidir.
 


THIS IS THE PRESS RELEASE OF
"HOWMUCH" CONTEMPORARY ART EXHIBITION.


"HOW MUCH" is a Contemporary Art Exhibition. This project questions the change in the process of modernization, and the mood of thinking and soul. "How Much?" is a question raised at a world where the feelings and behaviours of human have been lost due to the modernization, and where the living places have been constricted. In daily life, this question is in use consciously or uncounciously, again and again. This time, the question "How much?" with all the answers it shelters has been asked deliberately. The artists, with their art works, are in search of new answers for many questions like the concept of time, knowledge, freedom, change, risk, tolerance. 

"HOW MUCH" Contemporary Art Exhibition will be opened between the dates 17 March – 03 April, 2010 at the İsmet V. Güney Art Center – Lefkoşa. The exhibition is planned to reopen at various cities of the island. The curator of the exhibition is Nail ÖZLÜSOYLU who is an instructor at Cyprus International University, Faculty of Fine Arts. The artists who are participating from various art disciplines are as follows;

AFET ÇELİKER, AHMED EL-SHAER, AHMET KASIMOĞLU, ALİ HAYDAR YEŞİLYURT, AŞIK MENE, ATEŞ KOZAL, ATIL ALTAŞ, AYHATUN ATEŞİN, BEDİA KALE, BUKET ÖZATAY, CHARLES RICHARDS, CHAKER KALAII, ÇAĞRI SARAY, ECEHAN TOPRAK, ERDAL KINACI, ERDEMİR AKYOL, ERDOĞAN UZUNAHMET, ERSİN DÜNDAR, HAKAN AYDOĞAN, HANDAN GÜLTEKİN, HASAN SAYDAM, İBRAHİM BEYAZOĞLU,
İNCİ KANSU, İSMET TATAR, LOTHAR ZULL, MUSTAFA HACALAKİ, MEHMET KIZILAY, MATHIAS PARDO, NİLGÜN GÜNEY, NURTEN ERDOĞAN, ONUR ÖZYURT, ÖZDEMİR TOKEL, ÖZGE YÜCESOY, REYHAN ABACIOĞLU, SERAP DOĞAN, TAF GRUBU (ALİCAN METİN. CANAN BEYKAL. CEM KARA. ZAFER LEHİMLER), TİJEN ÖZERDAĞ, TÜLAY ÇELİKEL, T.MELİH GÖRGÜN, UĞUR ÇALIŞKAN, UMAY UMAY, VISUAL CONTAINER SANATÇILARI ( BY GIORGIO FEDELI - ELENA ARZUFFI, MARIA KORPORAL, PIETRO MELE, PATRIZIA MONZANI, U.S.O. + SELFISH ), VEFA EFENDİZADE, YAĞMUR KIZILOK, ZEREF BİRSEL. 

"HOW MUCH" Contemporary Art Exhibition is supported by the Department of Culture, Ministry of Tourism, Environment and Culture, TRNC, and Cyprus International University.

The exhibition will take place between the dates 17 March – 03 April, 2010 at the İsmet V. Güney Art Center – Lefkoşa. Everyone is invited to the opening cocktail that will be held on 17 March, 2010 at 18.30.

Nail Ozlusoylu